TENCERE DİBİ SIYIRMAK

Hasan Pekmezci

Kalabalık bir köy ailesi düşünün ve bu ailenin yemek için bir araya geldiği sofraları.Yemek için sofra örtüsü yere serilip, isli tencere bunun ortasına konduğunda herkesin kendine bir parça yer kapmaya çalıştığı bir beslenme çabası. Kimi zaman tahta kaşıklı, kimi zaman çorbayı bile yufka ile yemeye çalışan. Sofranın bir kenarına tutunup kocaman bir halka oluşturan aile. Ana, baba, farklı yaşlarda beş-altı çocuk, kızlı erkekli; bir de rahmetlinin oğlu.

Hasan,”rahmetlinin böyükooludur”bu sofrada yer edinmek zorunda kalan biri, ailenin bireyleri dışında. ”Rahmetlinin güçcükoolu ile en güçcüğü rahmetli oluverdiler geçen zaman içinde.  Geride böyükoolugalıverdi” diye anlatılanlardan.

*

Tencere dibi sıyırmak denen eylemi bilir mutlaka, köyde yaşayan ya da özellikle 1940’lı yıllarda doğan, yokluk dönemleri bebeleri, insanları. Anadolu’da her köy ve kasabada benzer manzaralar yaşanmıştır mutlaka. Özelikle doğu köylerimizde kalabalık aile çocukları benzer öyküleri daha yoğun yaşamıştır, anıları içinde yer alan, eğer unutmamışlarsa.

Hasan hiç unutmayanlardan bu yaşananları. Bu nedenle de sık sık dillendirdiği, anlattığı birer yaşam öyküsüdür.

*

Sığıntı gibi ilişirdi Hasan çocuk, yer sofrasının bir kıyıcığına. Eli yufka parçalarına  uzanmada korkak, çekingen. Çoğunlukla kaşık maşıkkendisine kalmadığı, yanındaki birinin kaşığını da ortak kullanmak istemediği için ekmekle, lokmayla başarabildiğini yapmaya çalışarak.önce yufkadan bir lokmalık koparılır; bu küçük parça kaşık gibi bükülerek sulu, az sulu yemeği alıp, yemeye çalışılır. Bulgur pilavı, herse  ya da erişte gibi  yemeklerde alınan yufka parçası yemeğin üzerine konur ve parmakların sıkıştırdığı yemekli parça ağıza götürülür. Burada büyüklerce göz kaş işaretleri ile verilen bir eğitim de söz konusudur. Kaşık veya yufka ile yemek alınırken herkes tabağın, sahanın veya  tencerenin kendine en yakın yerinden, yani sadece önünden alır. Başkalarının önüne uzanmak göz-kaş işaretlerini, bu yetmezse bacağa veya baldıra bir çimdikle uyarıyı getirir. Amma teknik bir konu değil mi? Gerçekten zordur yufka ile yemek. Bunu becermek de bir zorunluluk. Aç kalmamanın yolu.  Hele sulu yemekleri bu küçük yufka parçası ile dökmeden, damlatmadan ağza taşıyabilmek ayrı bir beceri ister.

Hasan, oturduğu her sonradan aç kalkan bir sığıntıdır.  Üvey dedesinin kızgın ve hırçın olduğu anlarda yiyeceklerden çok yemeyi bir yana bırakarak dedesinin yüz ifadesini takip ettiğinden daha da aç kalkan. Kimi zaman bu durumda gocanasının “ hadi get, sen dencereyi sıyır; galkgalk durma” sözlerini ve parmaklarıyla dizini dürtmesinibeklerdi,bir kurtarıcı gibi. Böylece kimsenin görmediği iç odada, ocağın başındaki tencereye ve yanına gocanasının onun için hazırlayıp koyduğu birkaç parça yufkayakoşarak giderdi. Her zaman yapılmayan ya da yapılamayan bu tavır  torununu koruma yoluydu, İrez’in Hatma’nın. İlk çocuğu, ilk göz ağrısı rahmetli kızının geride kalan tek emaneti. Geçen yıl bunun küçüğünü, ondan iki yıl önce de en küçüğünü analarının yanına gönderme  acısını yaşayan İrez’in Hatma’nın. Ne büyük acıdır insanın yavrusunu bilinmezlere göndermesi. Dokuz ay  tarlada, tapanda, bağda, bayırda karnında taşıdığı, doğurduğu; nice zorluklarla, fedakarlıklarla büyüttüğü kızını-oğlunu bilinmezlere göndermek… O yıkım yetmezmiş gibi onun yavrularını da. İşte bu ilk göz ağrısı kızının emanetidirHasan. Başkaca kimsesi yok ki çocuğun. Bunca evladının yanında bir emanet. ”Ağzı var, dili yok” gibi bir oğlan, sığıntılığının farkında olmanın getirdiği, çekingenlik, kimine göre mıymıntılık, kimine göre uyuşukluk.

*

Tencere sıyırma işini o denli başarılı yapıyordu ki yemek pişirdiği bütün tencerelerin yanı sıra  özellikle süt kaynattığı tencerelerin sıyırmasını da ona bırakıyordu gocanası. Hele hele yoğurt tencerelerini, kenarlarındaki kaymak izleri ile birlikte.  Bunların çoğunda yeterli ekmek de bulamadığı için tahta kaşıkla, eliyle, parmaklarıyla. Sanki yemek-memek pişmemişçesine temizlerdi tencereleri.  ”Dencereyi yaladın mı lenyavrııım” derdi gocanası her defasında.

İrez’inHatma bir deri bir kemik olan torununun tencere dibi sıyırmak da olsa beslenmesinden ayrı bir haz alıyordu; her defasında.

Sıyırma anıları salt tencere dibi sıyırma ile sınırlı değil. ”Halvekaadı” sıyırma da bunlardan biri. ”Şeere gidip de halve getirilmez mi” sözü çok duyulur köylük yerlerde. Tatlı türleri, lokum, şeker, baklava, halve gibi her çeşit tatlı çok ilgi görür bu yüzden. Çeşitli amaçları için ilçeye giden her köylü üç-beş kuruşunu mutlaka en çok sevilen tatlıya, halveye ayırmak zorunluluğunu hisseder. Çoluğun çocuğun bunun için yolu gözlediğini iyi bilir.

Yağlı kağıtlara sarılı halve çoğu zaman tadımlık olarak dağıtılır. Yufkanın içine, sağına soluna bulaştırılan, tadımlıktan doyumluğa bir öğünü de savuşturma işidir bu.

Bir çocuğun elinde yufka dürümü olsa da gözü ”halvekağıdında” kalır. Çünkü genellikle analar helvası biten kağıdı çocuk sayısına göre yırtarak dağıtır. Bu yağlı kağıdı bir köşeye çekilerek sıyırmak, yalamak anlatılması güç bir haz demektir.Eldeki kocaman bir helva topağı olsa bu kadar haz vermez sanırım. Köy çocuğu için ayrı bir macera gibidir helva kağıdı yalamak.

Sıyırma ile ilgili en önemli eylemlerden biri de kavun, karpuz kabuğu sıyırmaktır. Evdeki çoluk, çocuğun kavundan, karpuzdan kendilerine düşecek ince dilimden çok bu kabukları sıyırmayı beklediği. Kabuğun en dışındaki incecik yeşil zar kalıncaya kadar sıyırmak.

İnsanoğlunun kimlik oluşumu çeşitli yaş  dönemlerine bağlanır hep. Kimilerine göre 0-2 yaşları pekçok oluşumun temeli sayılır, kimine göre de 0-6 yaş dönemi. Hasan herhalde ikinci grup içinde ele alınacaklardan.  Çünkü aradan 60 yıldan fazla zaman geçtiği halde o evde yaşadığı günlerin izlerini, sofradaki sığıntılığın verdiği çekingenliği, ürkekliği  içindenatamadığından. Bu yüzden kim olursa olsun, başkalarının evinde yemek yeme zorunda kaldığında o günlerin sıkıntılarının eşdeğerini yaşar elinde olmadan. Bu durum en yakını, canı ciğeri olan damatlarının-kızlarının evi için de geçerlidir, çok sevdiği bir dostlarının da. Çoğu zaman bin bir bahane uydurmak zorunda kalır böylesi davetlerden, yemeklerden kaçmak için.

Unutulamayanlardan bir de tencere dibi sıyırma alışkanlığı tabii.

Bugün bile eşi Şükran, evlerindeki tencerelerin dibini sıyırma tadını yaşasın diye Hasan’a bırakır, gocanasının yaptığı gibi, dibi zengin.

Anlatılmaz bir zevkle  yaşar bu eylemi, adabımuaşeret kuralı-muralı dinlemez bu konuda. Tabağına konan bol kepçe yemeğin verdiği, vereceği hazdan kat kat fazla. Her defasında anılara gidip gelmenin eşlik ettiği bir serüven.

Bir cevap yazın