SEMBOLLER

ERHAN ALTUNAY

İnsan ilk varoluşundan beri, doğa ile uyumlanmaya çalışmış bir varlık.

İlk dili de bence sembol dili. Ritüellerle Evren’in işleyişine katkıda bulunmak için çabalamış. Bu sembollerin vücuda gelmesi ilk yaratı bence. Sanat, aslında varoluşun farklı bir ifadesi.

Köken olarak efsane sözlü kültürün parçası.

Sanat her türlü varoluş kavramının maddesel ya da sözel ya da başka şekilde vücut bulmuş hali. Estetik de Doğa’nın mükemmelliğine, eşsizliğine öykünme hali.

-Sembollerle başlarsak sanatı anlayabilir miyiz, zaten adı üstünde sembol! Tümünün içinde bir şey var sanki: Disiplin olarak diğer disiplinlerden neden ayrılıyor; felsefe, devlet, zaman, bilim dediğimizde sanatın farkı nedir?

Sanatın kökeninde sembol var. Bir yaratım süreci. Yaratının ayrılmaz parçası. Realizmin içinde dahi vardır. Yaratının kaynağındadır. Sembol, bilinçdışının dilidir.

-Bu yaklaşım sanatı boğmaz mı, sanat sanki daha farklı gibi gelmiyor mu size de?

Kaynakta bu var. Kalanı estetik, ifadeye ait ya da ticari kaygı bana göre. Çok daha, bilinçten gelen bir iyilik.

-Dalları gereği dans, müzik, edebiyat, tiyatro, sinema hatta game bile bir boşluk dolduruyor gibi, başka biçimlerde de olabilirdi ama böyle oldu. Sembol dersek filoloji içinde kaybolacak gibi?

Dans dediğimizde evrensel bir devinimin ifadesi köken olarak. Zaman içinde toplumsal üst yapının bir parçası oluyor. Müzik de. İlk müzik araçlarını tanrılar buluyor ancak o da bir üst yapı kurumu. Tiyatro, ritüelden toplum ilişkilerini yansıtan bir kalıba giriyor. Yani, bilimsel kaygılar karışıyor. Köken her zaman semboldür bana göre. Sadece, bilinç karışır. Paganizm kitabı yazarı olarak sanatı ritüelden ayrı göremiyorum, kökende.

-İfade dersek bu durumda, yine sanat dalları sorunu ile karşılaşacağız. Diğer güzel soru felsefe – sanat ikilisinden sonra bilime geçen inançlar sorusudur. Yani, insan zihni bu düzlemde ilerlerken sanki doğrusal bir mantık da var, ulaştığı yer itibariyle. Buradaki tılsım sanatın nasıl hissedebildiği sorusudur?

Bir kilinin sanat eserine tepkisi o bağlamda önemli.

-Sanatçı neden yapıyor, ne gerek var?

Anlaşılır olabilmek kadar hissedilebilir olmak yani bilinçdışına da hitap edebilmek önemli. Sanat bir dışavurum. İnsanın engelleyemediği bir yaratım süreci. Ama aynı zamanda aritmetiğini ve kurallarını da ortaya koyduğu bir disiplin. Zaman içinde oluşan kurallar, artimetik ve anlaşılabilirlik kaygısı.

-Siz yazarken hangi duygularla hareket ediyorsunuz?

Her ikisi de…

Kendi sembollerimi engellemeden anlaşılabilir olma kaygısı ile. Belli yerde okuyucu tarafından yabancılaştırılma kaygısını gözeten ancak ona da ifadeyi benimseterek…

-Felsefenin ide dediği şey mi bu?

Idea’nın ötesinde. Çok yönlü bir iletişim…

-Ezberciliğin zararları nelerdir?

Ezbercilik tam da bu süresin karşıtı, yaratıma ket vuran bir kalıp.

-Yani insan zihninde ilk ne vardı sorusunu sorarken ne buluyoruz?

Eliade “ilk insan için kutsal ve kutsal dışı ayrımı yoktu her şey kutsaldı” der. İlk zihin bu kutsal ile bütünleşme.

-Sembolleştirdiğiniz zaman ezber olmayacak mı, yaratımı nedir, neticede damgalar sürüleri ayırmak için yapılan ilkel ayrıştırmalar değil miydi, oradan buraya gelirken insan dediğimiz akıllı canlının farkı neydi? Acaba 🙂 Korku, bilmeme, anlamama olamaz mı?

Semboller bilinçli oldukça ezber söner. Her senaristin Joseph Campbell’in Monomit’i çerçevesinde yazması gibi… Oysa burada kendi sembollerini koyan başarılıdır. Kendi yaratımını ketletmeden (ket vurma) yani, kaygı ile yaratımı dengelemek ama kalıpların esiri olmamak.

-Uydurma nedir; yağmuru kim yağdırıyor sorusunda olduğu gibi bugün aynı zihinle yaşayanlar yok mu?

O halde fark nedir?

Ya çok güzel sorular, çok iyi yönlendirme ve arada hınzır tuzaklar 🙂 Tebrik ederim, çok zevk aldım. Uydurma, bilinç ve ezber işidir. Yaratım ile aynı yersen gelmez.

-Katkılarınız için teşekkür eder saygılarımızı sunarım.

Bir cevap yazın