SOSYETE ART GÜNEŞLİ YAZ GÜNLERİNDE DEFNE SUMAN’LA BULUŞTU

https://defnesumanblogs.com/

Suna Baykam: Sosyete Art’a hoş geldiniz. Sizi tanıyanların çok sevineceğine eminim tanımayanlarında şanslı olduğunu düşünüyorum. Hayatınızın ne kadar planlı olduğunu ve her saniyenin ne derece önemli olduğunu sizi yakından takip eden birisi olarak biliyorum. Her güne nasıl başlar Defne Hanım ve neler var şu yaz sıcaklarında hayatında?

Defne Suman: Merhaba! Davetiniz için çok teşekkür ederim. Sosyete Art okurlarıyla buluşacağım için sevinçliyim.

Güne erken başlarım. Sabah altı ila yedi arası bir saatte uyanırım. Haftanın üç sabahı sabah yedide yoga dersi veriyorum. Diğer günler de kendi yogamı yapmak üzere yine aynı saatlerde uyanmaya özen gösteriyorum. Yaz ya da kış, günümün ritmi ve düzeni pek değişmiyor. Yogadan sonra koşturma başlıyor. MS hastası eşimin bakımı, kahvaltı, ev işleri… Öğlen sakinleşiyor ortalık. Bilgisayarımı, bisikletimi, defterimi, kitabımı alıp dışarı çıkıyorum. Bir iki saat bir kafede oturup çalışıyorum. Bu aralar Emanet Zaman’ın İngilizcesini çıkacak. Onunla ilgili birçok işim var. Yeni bir web sitesi yaptırıyorum. İngiltere ve ABD’deki gazete ve dergilere röportajlar veriyorum. Bir yandan da iki yeni kitabım var. Fırında pişmekteler. Bir tanesi öykü kitabı ve diğer de roman. Genelde akşamları evde sessiz kaldığımda onlara eğilebiliyorum.

Suna Baykam: Kitaplarınızı bilmeyen yoktur. Keyifle okuyor, merakla diğerlerini bekliyoruz. Çocukluğunuzdaki bir anınızı da bizlere yazar mısınız? Belki özlem dolu olsalar da kaleminizden okumak son derece keyifli. İçinizden gelen herhangi bir gün…

Defne Suman: Geçen gün yoga sırasında bir anım aklıma düştü. Yoganın öyle bir özelliği var. Kendi aklınızın içine yelken açıyorsunuz ve hiç beklemediğiniz anılar bilince akıveriyor. Ben de kuzinim Esin ile Büyükada’daki evimizden kaçtığımız bir günü hatırladım. On yaşındaydık. Annem ve teyzem bizi dedem ve neneme bırakıp İstanbul’a inmeyi planlıyorlardı. Hatta annem sabahtan inmişti. Teyzem de akşamüstü vapuruyla Büyükada’dan ayrılacaktı. Ben onların bizden gizli bir plan yaptıklarına çok emindim. Bir tekne gezisi planlıyorlardı kesin! Kuzinimi ikna ettim. Teyzemin bindiği vapura biz de gizlice binersek ve vapur yola çıktıktan sonra karşısına çıkarsak eli mahkûm bizi de tekne gezisine götürmek zorunda kalacaklardı. Tüm hazırlıkları yaptım. Biletlerimizi aldım. Nenemle dedemin yokluğumuzu fark etmeyecekleri bir saatti. Akşam yemeğine kadar sokakta oynuyorduk. Bizi merak etmezlerdi. Teyzem süslendi, evden çıktı. Biz de ona görünmeden peşinden yürüdük ve vapura bindik. Fakat vapura binince bir süre onu bulamadık. Güvertelere, yandaki açık yere, alt kat ve üst katın tüm salonlarına baktık. Yoktu. Paniğe kapıldık. Teyzem başka bir vapura mı binmişti yoksa? Gerçi o zamanlar adadan öyle çok sayıda vapur kalkmazdı. Bir tane Bostancı, bir tane de Sirkeci vapuru çalışırdı. Aman yoksa Sirkeci vapuruna mı bindi diye aramızda konuşurken birden karşımıza çıkıverdi. Garibim üst arka güvertede, elinde çayı, keyif içinde kitabını okuyordu. Biz onu bulduğumuza o kadar sevinmiştik, o kadar rahatlamıştık ki evden kaçtığımızı unutup sevinçle karşısına dikildik. Çok kızdı tabii. Meğerse erkek arkadaşı ile buluşmaya gidiyormuş. Kadıncağızın akşamını berbat ettik. Benim sandığım gibi bir tekne gezisi yokmuş. Bütün aile bize müthiş kızdı. Alelacele sertliğiyle ünlü büyük halanın Maltepe’deki evine sepetlendik. Maltepe’deki ev de amcalar, halalar, teyzelerle doluydu. Teyzem bizi bırakıp gitti. Akrabalardan kimse bizimle konuşmadı. Yemek de vermediler. Aç açına yattık. Bugün hâlâ bu kaçış öykümüz aile içinde gülerek anlatılır. Meğerse o akşam bize sert çıkan aile büyükleri biz yatınca gülmekten kırılmışlar. Herhalde zavallı teyzemin randevusunu rezil ettik diye!

Suna Baykam: Öykü yazmanın püf noktalarını sizden öğrenmek istersek neler yapmalıyız? Nasıl bir heves yazmaya yöneltmeli insanların bu yetenek ve tecrübelerini? 

Defne Suman: Ne okursan onu yazarsın. Öykü yazmak istiyorsak öykü okumalıyız. Roman yazmak istiyorsak roman. Aslında bunun istemekle de ilgisi yok. Yazarların hepsi sıkı okurlardır. Kitap okumadan geçirdikleri gün yoktur. Birçoğu çocukluğunda edinmiştir bu alışkanlığı. Çok kitap okuyanların kaderinde yazmak varsa zaten cümleleri kâğıda dökmek için dayanılmaz bir istek duyarlar. Yazmadan düşünemez, kendilerini ifade etmeyi ancak yazdıktan sonra becerebilirler. Yazar olunmaz, yazar doğulur bence! Ama yazar doğmak yetmez. Çok ama çok çalışmak gerekir. Eğer yazar doğanlardansanız bol bol yazmanızı öneriyorum. Dünyanın en saçma konusu da olsa, önünüzdeki masanın ayaklarından bahsedecek dahi olsanız yazın. Yani cümle kurun. Cümle kurmadan yazılmaz. Ve okuyun. Aynı öyküyü tekrar tekrar tekrar okuyun. Ne olacak diye değil. Nasıl yazmış diye. Yazarlık kazanında şu malzemeler beraber pişerler: Yetenek, iç görü (derinlik), entelektüel birikim, zanaat (editörlük, dilbilgisi, kelime dağarcığı), diğer yazarların eserleri.

Suna Baykam: Yunanistan’dan bakınca neler görüyorsunuz dünyada? Yenilikler neler olacak, sanat nereye gidiyor anlamında? 

Defne Suman: Özellikle son on yılda kültürlü olanın, eğitimin, derin, rafine düşüncenin alçaltıldığı ve hatta yerden yere vurulduğu bir döneme girdi dünya. Sanat gittikçe daha küçük bir zümreye hitap ediyor. İnsanlık sığlaşıyor. Derinlikten yoksun, insanı düşünmeye, sorgulamaya, yüzleşmeye götürmeyen popüler kültür yapıtları kıymete biniyor. Edebiyattan örnek verecek olursak metinden çok yazarla ilgileniyor artık okur. Ben yazar olarak arka planda kalayım, kitaplarım konuşsun diyen yazarların çok azı başarıya ulaşıyor. Bunu yapanlar bile istemeden (ya da bilinçlidir belki de bilmiyorum) bir esrarengiz yazar halesi geliştiriyorlar. Ferrante’den bahsediyorum elbette. Ferrante yazarın değil kitabın başarılı olması için çaba sarf eden ve bunu beceren bir yazar. Buna rağmen merak ediyoruz. Kimdir Ferrante? Sadece yazdıkları bizi doyurmuyor. Sanattan çok sanatçıyla ilgilendiğimiz bir dünyadayız artık. Okurlar sıkıcı diye nitelendirdikleri kitapları hemen rafa kaldırıyorlar. Okurun artık müthiş gücü var. Online kitapevlerinde sırf tasvirlerden canları sıkıldı diye kitabınızı yerden yere vurabilirler. Eskiden derinliği, entelektüel birikimi olan edebiyat eleştirmenlerinin eserinizi fark etmesini beklerdiniz. Onların edebi incelemesi bir yazar için en kıymetli şeydi. Şimdi ise cümle bile kuramayan kimi okurların verdiği yıldızlarla belirleniyor bir kitabın değeri. Yunanistan’da da böyle. Dünyanın her yerinde de bu böyle maalesef. Edebiyatta da. Sanatın diğer dallarında da.

Suna Baykam: Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarınızdaki tecrübelerinizden sonra kendi öğrencileriniz ile iletişiminiz nasıl?

Defne Suman: “Öğrencilerim” diye adlandırdığım topluluk benden Hatha Yoga öğrenmek isteyen her yaştan yetişkinlerden oluşuyor. Boğaziçi’nde yüksek lisans yaparken hocalarımızla kurduğumuz ilişkiye benzer bir ilişkiyi onlarla da kurduğumu sanıyorum. Benden yaşta büyük olanlar bile bana değilse bile yoganın kadim bilgisine duydukları saygıdan olsa gerek samimi ama sınırlarını daima koruyan bir bağ kuruyorlar benimle. Yoga gruplarımı en az yedi sekiz sene eğitiyorum. Bu süre zarfında elbette kafa dengi olanlarla, benzer ilgi alanını paylaştıklarımla dersler dışında da görüşüyoruz, beraber yemek yiyoruz veya Büyükada’ya öykü yazmaya gidiyoruz. Bir kısmı ile dost oluyoruz. İlk editörüm Çağlayan Erendağ buna en iyi örnektir. En eski öğrencim ve dostum.

Suna Baykam: Yoga neydi, ne olmalı ve herkes neden başlamalı? İnsanın kendisine vereceği en güzel hediye midir?

Defne Suman: Yoga bir hatırlama disiplinidir. Her insanın zaten bildiği bağını ona nefesi vasıtasıyla hatırlatan bir mistik disiplin. Kâinatın bütününe bağlıyız. Kaderimizi ören ağlar bizim sınırlı akıllarımızla kavrayabileceğimizden daha karmaşık. Bizden daha büyük bir varlığın parçası olduğumuzu etimizde kemiğimizde duymanın ve ona teslim olmanın çalışması. Yalnız olmadığımızı, gökyüzündeki yıldızlardan, maddenin en küçük parçası atoma, tabiatın muazzam düzeninden ses dalgalarına kadar her şeyin katıldığı bir senfonide payımıza düşen enstrümanı çaldığımızı hatırlattığı için, evet, diyebilirim ki hakkıyla yapabilirse yoga insanın kendine vereceği en iyi armağanlar biridir.

Suna Baykam: Sanatçı olarak dinlenmek istediğiniz oluyor mu? Neler yaparsınız? 

Defne Suman: Olmaz. Aylaklık beni çok yorar. Düzeni severim. Tatillerde şehir hayatında nasıl yaşıyorsam öyle bir rutin kurarım. Bir kitap bitince hemen diğerine başlamaya çalışırım. Başlayamazsam, ki kitapların tanıtımı, imza günleri vs için hemen yeni bir eserin başına geçemeyebiliyor insan, kısa sürece bunalıma girer, çekilmez bir insana dönüşürüm. Yazdığım sürece mutluyum. Elimde bir projem yoksa derin bir yalnızlık kaplıyor ruhumu. Yoga bile şifa olamıyor o amaçsız yalnızlığa.

Suna Baykam: Sosyete Art okurlarına ilk defa duyacakları en yeni projelerinizden müjde verir misiniz?

Defne Suman: Çok yakında ilk İngilizce kitabım çıkıyor. Eski İzmir’de geçen ve kozmopolit Smyrna’nın acıklı sonunu anlatan Emanet Zaman İngiltere ve ABD’de okurlarıyla buluşacak. Çok heyecanlıyım. Sonbaharda da her şey yolunda giderse uzun zamandır üzerinde çalıştığım öykülerimden derleme bir kitabım çıkacak. Bir de roman yazmaya başladım. İstanbul romanı. Ne zamana biter de çıkar, onu kestiremiyorum. Beyoğlu’nda geçtiğini ve Saklambaç severleri bir sürpriz beklediğini de çıtlatayım.

Suna Baykam: Hayalleriniz var mıdır? İçinizde yaşattığınız fakat gerçekleşmesi mümkün olmayan…

Defne Suman: Hayal kurduğum her şeyin gerçekleşeceğine dair güçlü bir inancım var. Hep böyle oldu. Çok hayalim var. Leros adasında bir ev yaptırmak, orada yoga dersleri vermek, Büyükada’daki evimizde bütün bir kış kalmak, Booker ödülünü kazanmak, Tayland’a gidip ilk yoga hocalarımla yogaya başlayışımın yirminci yılını kutlamak… Volvo C30 almak. İçime düşen her hayal peşinden koştura koştura giderim. Üzerine düşmüyorsam çok da istemiyorum demektir. Bunu bilecek kadar kendimi tanıdım galiba.

Suna Baykam: Söz uçar yazı kalır derler hani; siz de fikirlerinize yetişebiliyor musunuz? Bazen geçmiş bazen gelecek ayna tutar. Sağlıklı bir denge nasıl kurulmalı? 

Defne Suman: Benim aklıma fikirler sadece yazarken geliyor. O yüzden yetişmekte hiç zorlanmıyorum. Otobüste, metroda giderken aklımın hiç çalışmadığını düşünürüm bazen. Derin düşünmek insana çok haz veren bir şey, orası kesin ama ben kalemi kâğıdı elime almadan düşüncenin derinine giremiyorum. Yazmadığım günlerde sığ, sıkıcı bir insanım. Geçmiş bana daima ayna tutuyor. Şimdiyi anlamlandırmanın tek yolu geçmişi hatırlamakmış gibi geliyor bana. Yaşamın anlamı dahi ancak yaşanıp bittikten sonra anlaşılıyor. Şu anda başımızdan geçenleri, hislerimizi, ne kadar keskin olursa olsun duygularımızı bir çerçeveye oturmak ve ondan anlamlı bir yapıt çıkartmak imkânsız bana sorarsınız. Biraz zaman geçtikten sonra dönüp bakmak ve yazmak, ya da şu anda yasını tuttuğumuz bir kaybın kökünü geçmişimizde araştırmak düşüncenin derinine dalmak işte… Geleceği düşünmüyorum artık. Eskiden çok düşünür, geleceği çok hayal ederdim. Artık yüzümü geçmişe döndüm. Ona bakarak, geri geri yürüyorum. Bu, beni daha tatminkâr bir insan yapıyor.

Bir cevap yazın