Bizi Arafta Buluşturan Gerçek, Entelektüel Yalnızlıktır.

Ümit Yaşar Gözüm*

Gürol Sözen Sanatı Üzerine İzdüşüm!

1940 yılında Konyada doğan Gürol Sözen, babasının görevi gereği çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Anadolu’yu dolaşarak geçirir. Sanat tarihi eğitiminin ardından, hem mesleğinin ona sağladığı zenginlikten beslenir hem de resim-heykel çalışmalarını sürdürür. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde kültür sanat yazıları yazarak yeni bir ünvanı  hakeder; Sanat tarihçi, ressam, heykeltraş ve yazar Gürol Sözen olur.

Dergi yazılarından bildiğim Gürol Sözen ile tanışıklığımız Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı olduğum 1990’ların ortasına dayanır. 2002 yılında İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde “Saklı Hazineler”sergisi’nin açılışında buluştuk.

Sonraki yıllarda Genel Müdür Yardımcısı, Genel Müdür vekili ve Ulusal Yayın Koordinatörü olduğum süreçte, 2008 yılında danışmanlığını ve küratörlüğünü yaptığı “Farklı Kültürlerde Güzeli Arayış Sergisi”nin (Anadolu Topraklarının On iki bin Yıllık Öyküsü”sergisi ve eş zamanlı yayınlanan kitabın tanıtımındaydık.

2014 “Rüzgar Kanatlı Atlar ve İstanbul İkonaları” sergisinde ve bu kapsamda verdiği “Resminde şiir, sevda,doğa ve uygarlıkların izi” konferansının sonrasında  ilk Kültür Bakanımız Talat Sait Halman ve Kültür ve Turizm  Eski Bakanlarımızdan Ertuğrul Günay  ile birlikte Ankara’da kültür, sanat ve tarihi miras üzerine uzunca sohbet etme zamanı yaratmıştık. Gürol Sözen sanatı ve yazını üzerine o gün yazmaya karar verdim.

Bizi Arafta Buluşturan Gerçek; Entelektüel Yalnızlıktır.

Gürol Sözen’i öykülendirirken  dilimden dökülüp yüreğimi burkan ilk cümlem ‘Yetişkin kitleleri sonsuz uykusundan yeniden uyandıracak masallar okutmayı başaramazsak, ağır aksak yaşamın öte yüzünde, arafa göçerek tükeneceğiz’ olmuştu.

Uzmanlık çağının kapısını iletişim ayracıyla açanlar bir yanda , sırtlarındaki küfeden beslenen kuzu sessizliğinde kitleler diğer yandaydı. İki azgın nehir ve tek doğru yol varken önünde, karşı kıyıya  köprü yapanlarla, azgın nehrin akışında sıradan bir yaşanmışlığa kendini bırakanları aynı coşkuyla hatırlarsa şayet  insanlık utansın.

Alınması zor bir karardır; dünya nimetlerinden ve çağın kaygılarından bunalan bireyleşememiş insanın kendisini günlerce, hatta yıllarca sonu gelmeyen bir yolculuğa çıkarmayı göze alması.

Zaman ilerledikçe Gürol Sözen,  “Mum gibi, tüketiyoruz kendimizi…” aforizmamı doğrulayan simalardan birisi olarak yer etti belleğimde.

Algıları opportunist ve pragmatist hedeflere odaklanan iletişim çağının Makyavelist dahileri arasından bu zorlu yolculuğu tercih eden pek çıkmıyor zaten. Dünya varlığına dönüştürülemeyen yılların ve de birikimlerin peşinden koşmayı artık düşünmüyor, düşünenlere de akıl sır erdiremiyorlar bile. İşte bu yüzden emeğinin hakkını verirken üstü başı kirlenenden değil, ruhu kirlenenlerden uzak durmayı ilke edinip önerdim.

Sözen’in kaleme aldığı “…Bir boyacı ya da yazıcı için ne zor şey kendini anlatmak. Bir de üstelik, kalabalıklar içinde bile yaban ellerde kaldığınızı hissediyorsanız. Yapacak hiç bir şey yok, inanın hiç bir şey yok aldatamazsınız kendinizi. Yüreğinizde bir sürgün başlamıştır artık;nereye göçeceği belli bile olmayan uzun bir yolculuk başlamıştır. Her yalnızlık kendi içinde sürgün verir. Her sürgün de kendi destanını dillendirir o zaman..” metni irdelediğimizde, entelektüellerin nasıl bir ruh haline büründüğünü daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Sağlam ve nesnel eleştirel bir hafızaya sahiptir bir entelektüel. Ötekileşmeye ve yalnızlığa davettir çıktığı yolculuk ve seçtiği alın yazgısı olur. Daha çok bilgi üretmek ve bilmenin verdiği haz eşlik eder ömrüne bir de aynı düzlemde yolları kesişen entelektüel dostluklar.

Gürol Sözen sanatçı kimliğiyle; anlatımcı estetiğin yarattığı zenginliğe, Anadolu uygarlıklarının eşsiz renk, desen ve doğallığını katarak harikalar yaratır. Sanat tarihi araştırmaları ve içine doğduğu çevrenin onda yarattığı  coşkulu kişilik, yazlarını geçirdiği Hitit Uygarlığının merkezi Çorum’da pekişir.

Uygarlık öyküleriyle büyür ve bir gün kendi öyküsüyle bütünleştirtiği Anadolu masalını yazar: Binlerce sayfalık bilimsel masallar. Uygarlıkların yaşanmış günceleri, onun sanatında ve yazılarında kavrayıcı bir bütünlük olarak hissettirir varlığını. Bütün bunları yeterli görmez ve fırçasını alıp şövalesinin başına kurulur. Her kültürün kendi özgün renkleri olduğu inancıyla, geçmiş zaman düşleriyle buluşturur izleyiciyi.

Sanatçı “Farklı kültürler ve Anadolu topraklarında güzeli arayış; Anadolu topraklarında binlerce yıldan beri hüküm sürmüş olan kültürlerin, simgeler dünyasındaki izidir. Bir anlamda on bin yılın öyküsü; diğer bir deyişle de uygarlığın büyük bir serüvenidir” diyerek Urfa’daki Göbeklitepe kazılarında ortaya çıkarılan buluntularla insanlık tarihine, dolayısıyla da Anadolu yerleşmelerinin tarihine  iki bin yıl daha ekleyerek geriye götürmenin  sevincini yaşar. Bu  tarihsel izdüşüm Anadolu’dan başka hangi coğrafyaya nasip olmuştur? 

Sanatçının, beslendiğim topraklar dediği Anadolu, otuza yakın uygarlığın mirasını barındıran bir coğrafyadır. Taşrada doğmuş  ve bir gezgin gibi, ailesinin yanında farklı yerlerde bulunmuş olması, Anadolu’da değişik dönemlerde hüküm sürmüş uygarlıkların miraslarını tanıma ve üzerinde yaşadığı coğrafyanın tarihini sorgulamaya yöneltmiştir.

Gürol Sözen’in toprakla olan bağı öylesine derin öylesine coşkundur ki, “…Tek kurtarıcınız doğadır. Doğanın sesi, sessizliği, gizemi,rengi,devinimi ve bir de binlerce yıldan beri dört nala gelip yoluna devam eden yıldızlar, bulutlar,aylı geceler, çiçekler, kuşlar,dalgalar ya da… Şairin, şarkıcının, destan yazarının,bir de kuşların yüreği el verirse tabii ki…Adını siz koyun; Yunus, Mevlana, Shakespeare,Leonardo, Rembrandt,Bach ve niceleri…”

Sözen, sanatın tek ve biricik amacının evrensellik olduğuna inananlardandır.    Ses, yazı, şiir, müzik, resim, heykel, dans(Fonetik, plastic, sahne vb.) sanatların ortak buluşma noktasında  insanlık tarihinin evrensel yazgısı vardır. Bu yazgı, yaşanmışlığın derin izlerini dolu dolu tarihin akışından taşır günümüze.

Her Gün  Yeniden Çarmıha Geriliyoruz Yeryüzünde!

Behçet Necatiğil’in “her sanatçı ayrı bir ağıt yakar hayata.” aforizmasının bir yansımasıdır, Gürol Sözen.

Giderek sığlaşan yaşamlar, tekdüze algılar kültür, sanat ve edebiyatımızı besleyecek evrensel eser çıkarmamızı güçleştiriyor. Onlarca uygarlığın kültürel mirasına sahip olup, fark yaratamamak da bize has bir durum olsa gerek. Buna rağmen kendini, toplumu aşan başarılı işlerin, isimlerin çıktığına tanıklık ediyoruz. Ancak kalıcı, fark yaratan, sürekliliği olan entelektüel derinliğin oluşması önemli.

Tuvalde figür ve renklerine, yazıda cümlelerine aşk ve coşku yükleyen Sözen’in, bir çok ağıt yakarak derinleştiğini ve fark yarattığını görüyoruz. Sorgulamalarından felsefi bir geri planının olduğunu ancak bunun üniversitede aldığı sanat felsefesi ile sınırlı kalmadığını  anlıyoruz.

Sanatçının Anadolu tanrılarının çokluğunu gördüğünde ortaya koyduğu tavır ilginçtir. Bir konuşmamızda ‘bütün sorumluluklarından arınmak için, çok tanrılı dönemde yaşamak varmış’  ironik göndermesine  ilk tepkim “Evet, her gün  yeniden çarmıha geriliyoruz yeryüzünde…” diyerek yeni bin yılda kutsanan entelektüel değerin hızla tükendiğini söylemek olmuştu.   

Yirminci yüzyılı “ihanetler çağının başlangıcı” olarak tanımlamamızı güçlendiren şey, insanlığımıza ihanetten, doğaya ihanete onlarca delil sıralayabilmemizdir.

Gözlerinizi yeni bir güne açtığınızda gerim gerim geriliyorsanız insanlığınızdandır. Olmadım, olamıyorum diyerek hayıflanıp olamadığınızı düşünüyorsanız çarmıha gerilmek için henüz yetkinleşemediğinizi düşünmenizi  öneririm.  Eğer gerçeğin özüyle dinginliği yakalamak isterseniz de felsefe ve sanatla yüzleşmenizi!

Güzeli ararken tarım toplumundan yerleşik topluma geçişte geniş kalçalarıyla doğurganlığı ve kucaklayıcılığı temsil eden “Anatanrıça”yı yaratan insanlığın ataları, uygarlaştıkça buğday toplumundan su toplumuna geçişte dişil gücün cazibesine kapılıp onu  bir Afrodit’e dünüştürmenin  yollarını arayıp durmadılar mı?

Stoacı ahlakın piri üstat Seneca “umudu korku izler” derken, gerçek erdemle değerin insanın içinde olduğunu, harici iyiler ve zenginliklerin, insana mutluluk sağlamayacağı düşüncesini ortaya attığında, aslında korkuyu değil aksine umudun tükenişini ve bireyin  umudu sonsuz yaratışını  müjdeledi insanlığa!

Sanatçı aydın olarak Birol Sözen, sanatın haşmetine, kucaklayıcılığına ve sonsuzluğuna inanan yansımacı (reflection) düşüncenin “güzel tektir, ancak sen aynaları çoğalttıkça o da çoğalır.” kavramsal bütünlüğünde entelektüel farklılığını hissettirir. Yoksa çok sayıda özgün güzelliği nasıl üretebilirdi!

Onun resmi ‘eksprestyonist’ anlatımcı estetiğin özgün örnekleridir. Resim ve heykelde plastik ögeler tam kadro sizi karşılarlar. Ancak plastik sanatlarda yarattığı asıl fark kurgunun gücüdür.

O uygarlıkların birikimini sadece görsellik olarak algılamaz. Onları dili geçmiş zaman  düşlerinden çıkarıp, yaşadıkları dönemin ruhuyla yeniden  biçim kazanmalarını sağlar. Artık her nesne yeni bir öykülem her sergi bir uygarlık masalıdır.

Bu yanıyla sanatını besleyen kaynak doğa ve onu kendi arzularına göre şekillendirmeye kalkan insan gerçeğidir.

Geçmiş Önsözdür…

Yunus Emre üstadın çağdaşı Shakespeare’e göre “…Geçmiş önsözdür.”. Yerinde bir benzetmedir. Öyle olmasaydı on üçüncü yüzyıla tarihlenen bu ironik hüküm hala geçerliliğini koruyabilir miydi? Aslında yaşadıklarımız hep aynı; farkında olsak da olmasak da sadece tarih değişiyor ve insanoğlu tarihin sıradanlığına hapsedebiliyor geçmişi? 

Gürol Sözen bir düş gezgini gibi, uygarlıkların dolayısıyla yaşanmışlığın izlerini takibe adanmış güzel örneklerinden birisidir. Onları günümüze taşıyarak belki de Anadolu’nun geçmiş uygarlıklarına yeniden hayat veriyor. Her çalışmasıyla adeta “Anadolu Önsözü”nü yazmayı hedefleyip, o büyük yapının genlerini güneşle buluşturmak istiyor. 

İnsan denilen varlık kaygıları ile var. Ancak entelektüel dostların tamamında alışılmışın ötesinde çoşkulu bir kaygı olduğuna tanığım. Bu sıradan bir anksiyete, ölüm veya göçetme kaygısı değil. Aksine, ölüm inancının yanında, yapılması gerektiğine inandıklarını hızla tamamlama, ortaya çıkarma, yazarak, çizerek paylaşma gibi saf  coşku hakim.

Doğanın yaşanmışlığını, kendi gerçeğinden koparıp soyutlamadan, gören göz, düşünen akıl olarak kaygılarını esere dönüştürme, buluşturma isteği. Bu türden entelektüel kaygıyı sanatçımızda da yakından gözlediğimi aktarmalıyım.

Betimlemeleri, kurgularında canlanıp, resme ve yazıya dönüştüğünde ‘sanatçı aydın’ tanımlamasını ne kadar hakettiğini düşünmekten alamazsınız kendinizi.

Tıpkı İstanbul’da açtığı sembol  sergisinin sonucunda ulaştığı “ bugün ölümün simgesi olan gamalı haç, dün hayatın kaynağıydı.” gibi, doyurucu betimlemelere sıklıkla rastlarsınız!

Bir çok medeniyet ve kültürde kullanıldığı için evrensel bir sembol olan gamalı haç “ iyi olmak, mutlu ve sağlıklı olmak” anlamıyla bütünleşmişken, günümüzde ölümün simgesi olarak hatırlanması  hazin değil mi? Bütün bunlar ‘Geçmiş Önsözü’nü okuyamayanların yaptıkları düzeltmeler olarak yansıyor tarihe. Birer  karalama olarak düşüyor özgürlüğe ve sonsuza değin düştükleri tarih sayfasında silinmez leke olarak kalıyorlar.

Sanatçı Sözen’in, antik dönemden bugüne düşünce dünyasına konu olmuş İstanbul İkonalarını kendi penceresinden yeni bir yaklaşımla tuvale taşıdığı resimlerinin yarattığı izlenim; yazı ile rengin birbirini tamamlayan, çoktan teklik çıkaran insan yaratısı olduğuydu.

Aynı duyguları; modern dönem sanatçıları için ilham kaynağı olan  ‘kuruluş ve kurtuluş”’ kavramlarını ünlü şairimiz Nazım Hikmet Ran‘ın ‘Salkımsögüt’ şiirinden esinlendiği ‘Rüzgar Kanatlı Atlar’ ile  ‘Kuvayı Milliye Resimleri’ serisinin  devamı sayabileceğimiz resimlerinde de hissettirmişti.

“Salkımsögüt ……Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat!/Akarsuyun sesi dindi./Gölgeler gölgelendi/Renkler silindi….”

Gürol Sözen, somut imgelerin duyularla algılanan alışılagelmişliğine fırçasıyla yeni bir pencere açar. Sanatçı,  karşılaştığı her imgeyi yeniden yorumlayarak şaşırtır izleyiciyi.

Yazar olarak irdelediği kavramların, fırçasıyla  özlerini bulmayı dener. Bu durum sanat dünyamızda sık rastlanılan bir durum değildir. O entelektüel bikimiyle de izleyicisini aşkın/içkin bir yolculuğa çıkarmayı önemser.

Sonsuzluk, kuşku, mutluluk, paylaşma, sevgi, uyku, aşk, uygarlıklar ve peşin yargı sanatçının fırçasında yeniden şekillenir… Helkellerinde yeniden yontulur. Tıpkı Michelangelo‘ya nasıl heykel yapıyorsun diye sorulduğunda verdiği “sadece fazlalıkları atıyorum” ironik yanıt gibi sarsıcıdır.

Kültür sanat ve yazın alanında keşkelerin yerinin olmadığını biliyoruz. Ama insani sorumluluklarımız; keşke bireyin üzerine yıkılan hayatta kalabilmenin ağır yükünü sanatla yontup, bilgiyle yeni dokular oluşturarak hafifletebilsek demekten alıkoyamıyor. 

Yazar Gürol Sözen’e İzdüşüm 

Gürol Sözen’in yazarlığı, sanatçı aydın rolünün gölgesinde kalmamıştır. En girişik metinlerde bile üslup ve sanat dilinin kendini hissettirecek aforizmalara dönüştüğünü görüyoruz.

Dün gibi her şey!…Gecenin koyu gölgesi düşmüş toprağa… Gökyüzünün derinliğinden kayan yıldız, nedendir bilinmez boz ve bakır çalığı kıraç toprağa akıyordu... Üstelik düşen bir rüzgar parçası gibiydi umut ve hayat..” bu cümlelerin her birini kesip bir mısraya dönüştürebilir ve şiir okuduğunuz düşünebilirsiniz.

Kitaplarına koyduğu adlarda bu coşkulu uslubun eseridir. Anadoluda değişik zamanlarda yaşanmış uygarlıkları (Hitit, Troya, İyonya, Komagene, Lidya, Bizans) anlattığı: Anadoluda Güzeli Arayış, Pirene, Milet, Didim Antik Kentlerini işlediği Büyük Menderesin Sularında, Bulutların Altındaki Uygarlık Anadolu, Ege’den Akdeniz’e Mavi Uygarlık, Troya’da Bin Pınarlı Dağın Kelebeği, Bin Çeşit İstanbul ve Boğaziçi Yalıları, Martıların İstanbul’u gibi kitap başlıkları sanatsal ifade dilini gösterir.

Tittili Pattiya ile Palili gibi çocuk kitaplarında bu uygarlıklıkları bütün yönleriyle tanıtırken,  tarihsel öyküleri o diyarlarda yaşamış çocukların ağzından anlatması, Bedri Rahmi Eyüboğlu üstat gibi coğrafyayı ve insanını gözlemleyerek tanıdığını kanıtlar. 

Koordinatörlüğünde hazırlanan ‘Anadolu Topraklarında Mozaik’ isimli kitap, zengin görsel malzemesi, mozaiklerin kendi öykülerine yakışan zengin metinleriyle alanında yapılmış kaynak kitaplardan birisidir. Lirik bir tad bulacağınız çalışmada, Anadolu’nun bütün dönemlerinin sizi çağıran sesini ve gizeme bürünmüş sessizliğini bulabilirsiniz.

Bir masal dünyasına dalıp  yaşadığı bütün savaşları, yıkımları, ihanetlerı, doğal afet ve korkuları  geride bırakan kutsanmış toprakların yansıyan yüzünü görebilirsiniz. Adeta tüm bu kötülüklerden arındırılmış bir dili vardır Anadolu’nun. Yazar- sanatçı aydın Gürol Sözen bu dili  yakalamış olmanın verdiği coşkusuyla durmaksızın üretir.

*SANATIM DERGİSİ Genel Sanat Yönetmeni

Felsefeci, Yazar

Sosyeteart.com/ e-dergi  Blog: Düş ve Gerçek Köşesi

instagram: @zorbeyümityaşargözüm  /Facebook: Ümit Yaşar Gözüm

Cep: 05326447470 /                          e-posta: [email protected]  

Entelektüel Tartışma Platformları Kurucu Başkanı

Toplumsal Buluşmalar Platformu /Türkütopya Sanat Platformu

Ankara İzdüşümleri    /Bodrum Aspat Düşleri  Platformu

2 Replies to “Bizi Arafta Buluşturan Gerçek, Entelektüel Yalnızlıktır.”

  1. Sanatın evrenselliği ilkesi ve “sadece sanat” anlayışı ile hareket ettiğimizde fazla sıkıntıya girmeden, uluslararası sanatı takip edebilmemiz kolaylaşır ki teknolojinin de imkanlarının gelişmesi ile etkin yer edinmek daha kolaydır artık.

    Bizdeki sorun “bizim resmimiz, bizim sanatımız, Türk sanatı, Türk – İslam sanatı veya karşısına yerleşen toplumsal sanat, ideolojik sanat, politik sanat” gibi tümü birbirinden kötü, sanatı kalıplar içinde boğan ve nefes alamaz hale getiren “aslında sanat dışı” yaklaşımların egemenliği hatta baskısıdır.

    Dışardan bakan için görmesi çok kolay olan bu durum sebebiyle sanat ve sanatçılarımız kısır, verimsiz, kendini yalnız hissettiren, çaresiz hatta zavallı bir ıstırabın madurlarıdırlar.

    Doğası gereği birey, bireyci hatta bencil tavır takınan sanatın böylesi ortamlarda varolabilmesi neredeyse imkansızdır. Kütüphaneler dolusu yazı ve kitap yazsanız bile “kendince” yaklaşımdan dolayı anlamsızlaşıverir. Hele bizimki gibi taa derinlerinde sözlü geleneğin hakim olup okuma ve yazma alışkanlığı gelişmemiş toplumların anlama, kavrama, irdeleme, çözümleme, sorgulama yetenekleri zaten yoktur. Dolayısıyla neredeyse her şey ezber, taklit, kopya, tekrar olduğundan üretim / yaratım gerçekleşmez. Bir yerlerde filizlenen, kendiliğinden özgün kıpırdanışlar da diğerleri tarafından ya görmezden gelinir yada akla hayale gelmedik ilkellikle ezilir, imha edilir, onursuzlaştırılır, yokedilir.

    Burada yapılması gereken taa en başta madem ezber genelgeçerdir hiç olmazsa ezberlenenin yaratıcı çekirdeğe sahip olmasını sağlamaktır yani karşıtlar ve çatışmalar kavgası ile birbirini veya yaratıcı özü imha eden çıkmazsan çıkmak, bunlara pirim vermemek gerekir.

    Şahsen bu cemdereden bıkıp usanan ben, uluslararasını yani evrenseli takip ederek nefes alanlardan biriyim: Oraya ne sürtüşme, ne bir diğerini imha, ne de öne çıkma tasası yok! Alabildiğine geniş bir alanda, alabildiğine özgür ve özgün üretimler son hızla ve sürekli gerçekleşiyor.

    İster istemez -zaman buldukça, neden bizde olmuyor/olamıyor sorusunu sormadan edemiyoruz.

  2. Muthis bir yazi cok begendim

Bir cevap yazın