Anne Imhof’un Arka Sokakları

Günlerden çarşamba. Bahar aylarındayız, hava güneşli. Bir sergi gezmek istiyorum  ama göreceğim işler içimi açmamalı. Canım sıkkın, havamda değilim. Güneşten kaçmalı içerilere girmeli, derinlere inmeliyim. Karakterli bir mekânda karakterli bir sanatçıyla buluşmak niyetindeyim. Palais de Tokyo günümüz sanatçılarının yaşayan mekânında, karizmatik kadın sanatçıların başında gelen Anne Imhof’un açık kart sergisi gözüme çarpıyor. Hemen çevrimiçi bir bilet alıp içeri dalıyorum.

Palais de Tokyo brütalist bir bina: yüksek tavanlı, sıvasız, boyasız, kolonları açıkta, kabloları ortada… Zaman zaman açık kart sergileri için bina tümüyle bir sanatçıya sunuluyor ve mekân, davetli sanatçının dünyasını geçici olarak barındıran bir kozaya dönüşüyor. Bu tarz sergilerin her birinde bambaşka bir atmosfere giriyorum ve sanatçıların özel alanlarını keşfediyorum. Bu kez kartlar, Alman plastik sanatçı Anne Imhof’ta. İşlerini fiziken ilk defa göreceğim sanatçıya kendimi teslim etmeye karar veriyorum.

Imhof, performans, müzik, çizim, resim, yerleştirme gibi birçok sanat dalını aynı çatıda toplayan çalışmalar yapıyor. Kalabalık ekibiyle izleyicilerin arasında dolaşıyor, galerinin tabanındaki cam bölmede dans performansı sergiliyor, seyircilerin karşılarına geçip müzik yapıyor. Anne Imhof, 2017’de Venedik Bienali’nde Alman Pavyonu için gerçekleştirdiği Faust performansıyla Altın Aslan ödülüne layık görüldüğünden beri, sanat camiasında adı yükseklere kazınıyor.

Palais de Tokyo’da gerçekleştirdiği serginin başlığı Natures Mortes (Natürmortlar). Natures Mortes, çok sayıda işten oluşan bir bütün ama bana göre başlı başına bir eser. Anne Imhof’un yaklaşımına göre sanatçı hem mekânı yaratıyor hem sergiyi kurguluyor hem eser üretiyor hem de beğendiği referans sanatçılardan farklı eserleri kendi sergisine katarak izleyiciyle paylaşıyor. Kafası galerici ve küratör gibi çalışıyor. Sonuç olarak Imhof’un projesi, sanatçının bugüne kadar gerçekleştirdiği tüm eserlerden alıntıları ve 30 referans sanatçının işlerini de içine katmış, büyümüş, katlanmış bir sarmala dönüşüyor. Imhof’un bizimle paylaştığı 30 referans sanatçıdan bazıları; fotoğraf sanatçısı Wolfgang Tillmans, ressam Sigmar Polke, fotoğrafı heykel medyumuyla buluşturan Mohamed Bourouissa, ressam Cy Twombly, desenleriyle Théodore Géricault ve en öne çıkarılan sanatçı Imhof’un partneri, ressam, performans sanatçısı ve besteci Eliza Douglas.

İçeriye ilk adım attığımda, sunulan işler bu devasa kozayı doyurmaya yetmeyecekmiş gibi hissediyorum. Lakin sergi parkurunda ilerledikçe, güçlü kişilik Anne Imhof, modern sanat dünyasına kazandırdığı yeni sergileme anlayışıyla beni karanlık, karmaşık, punk rock arka sokaklara götürüyor. Adım attıkça daha derinlere iniyorum, merak ettikçe Anne’nin dünyasına kapılıyorum, labirentlerinde kayboluyorum.

Serginin ilk bölümünde binanın mimarisine uyumlu, kavis çizen dev cam panolar var, füme camların arkasından Imhof’un Gün Batımı isimli tabloları ve Tillmans’ın göl kenarında uzanmış adam fotoğrafı görünüyor. Bir tünel oluşturan cam panoların kimisi buğulu, kimisi çatlak veya “tag”li. Tag’ler İmhof’un ana öğelerinden biri zira alman sanatçı için Berlin duvarının yıkılmasından önce protest halkın yazılarından doğan grafiti, doğal bir referans. Sanatçı bu alanda ritim, hareket, hız kavramlarını irdeliyor. Hemen arkadan duyulan, Imhof ve Douglas’ın beraber gerçekleştirdiği ses yerleştirmesine doğru ilerleyince müziğin, insan seslerinin ve kelimelerin ahengiyle hareket eden, sensörler sayesinde  birbiriyle de etkileşimde bulunan, tavana asılı iki hoparlör görüyorum. Hoparlörlerin hareketiyle oluşan mekanik bale, birbirine eşit boyda ve aralıklarla duran panolar ve resimler, aynı bölümde Sturtevant’ın sürekli tekrar halinde bir köpeğin koşuşunu gösteren videosu, hep birlikte, hareket, ritim, görünüş ve kayboluş kavramlarına dikkat çekiyor.

Ses yerleştirmesinden geçip bir kat aşağı inerek labirente varıyorum. Artık mekan dışarıdan hiç ışık almıyor. İçinde bulunduğum alan, gece girilen bir sokak gibi, doğal olmayan ışıklarla aydınlatılmış. Dev bir alana yine ayaklı panolar yerleştirilmiş. Bu kez girişi ve çıkışı belli değil. Labirentin içinde kaybola kaybola aralarda gördüğüm veya yansımasıyla karşılaştığım işleri arayıp buluyorum. Bu keyifli iç-dış oyunu bana kendimi unutturuyor. Aynı yerlerden tekrar geçtiğim oluyor ama sorun etmiyorum çünkü her geçişte farklı bir görsel beni bekliyor. Ne alanın ne işlerin tamamını görmek mümkün.

           Sanatçı karmaşık perspektiflerden oluşan bir parkur çiziyor ve izleyiciyi karanlık dünyasında başıboş bırakıyor. Kendimi Anne’nin deney faresi gibi hissediyorum. Eski bir işyeri binasından sökülmüş grafitilerle dolu cam panolar, sokağı sergi alanına getiriyor. Labirentte Anne’nin çizdiği sınırlar içinde serbestçe dolaşırken, bitmeyen bir yansıma-gölge, görünme-kaybolma, dikizleme-yalnız kalma oyununa dahil oluyorum. İzleyiciler de görsele bedenleriyle katkıda bulunuyor ve işin bir parçasına dönüşüyor. Bu alanda da kalın cam panolar var, aralara yerleştirilmiş boş yataklar Imhof’un ödüllü Faust işine gönderme yapıyor. Boş yataklardaki beden yokluğu, karşılaştığım bedenler ve yansımalarının çokluğuyla tezat oluşturuyor. Aslında bedenleri tam görememek, yatak nesnesinin ve gezi parkurunda kulağıma gelen seslerin bedenle ilgili yaptığı önermeler, aynı bölümde karşılaştığım Adrián Villar Rojas’ın içi çürümüş meyvelerle dolu buzluk yerleştirmesi, varlık-yokluk kavramlarına ve zamanın ilerleyişine gönderme yapıyor.

Labirentin içinde Sigmar Polke’nin resimleriyle sınırlandırılmış bir bölüm var. 2010 yılında hayattan ayrılan Polke için resmin yapıldığı yüzey bir düzlemden çok bir oyun alanı. Sanatçı ışığa duyarlı kimyasallar, altın ve gümüş gibi materyaller kullanarak malzemeyi dönüştürüyor ve öne çıkarıyor. Deseni malzemeyle birleştirerek resme ulaşmayı hedefleyen bir anlayışı var. İşlerinde figürasyon ve materyalizm, pop kültürü ve tarihi efsaneler iç içe geçiyor. Imhof’un bu eserlerden neden etkilenmiş olduğunu sanatçının kendi resimlerine baktığımda, malzemenin öne çıkarılmasına, dönüştürülmesine, çok katmanlı çalışmanın verdiği paralelliğe yoruyorum. Imhof’un çok katmanlı resimlerinde yağlı boya adeta farklı bir maddeye dönüşüyor, fırça darbelerinden tamamen arındırılmış, yansıma yapan bir ayna vazifesi görüyor. Simyacı Polke gibi, Imhof da malzeme katmanlarıyla oluşturduğu, kendi kendine bile resim vasfı taşıyan yüzeyin üzerine çizim yapıyor. Çizim, Imhof için bir düşünme yolu. Projelerini de çizimden geçerek oluşturduğunu ve son şekline getirdiğini söylüyor. Her iki sanatçı için de ortaya koyulan eserden daha değerli olan, eserin yapılış süreci.

            Müzik serginin içinde önemli bir yere sahip. Sesler, sergi alanında yön bulmama yarıyor, beni kendine çekiyor. Ses yerleştirmeleri, performanslar sırasında kullanılacak olan boş sahneler, müzik aletleri, sesli videolar, sanatçının eserlerinde müziğe ayırdığı alanı görmemi kolaylaştırıyor. Müzik kompozisyonlarının çoğu Imhof’un partneri ve ilham perisi Eliza Douglas’a ait. Eliza ses işleri için gülmeler, çığlıklar, black metal ve klasik müziğin yanı sıra, dalga sesleri de kullanıyor. Douglas’ın kompozisyonları bana bir mekânın yeni şekillerde nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin fikir veriyor. Sahne adlı bu bölümde bir tarafta bateri bulunan bir sahne tam karşısında ise üstüne mikrofon yerleştirilmiş bir kürsü duruyor. Sergi izleyicileri her an bir gösteri veya performans seyircisine dönüşebilir.

  

         Fotoğrafı sokağa, sokağı da galeriye taşıyan Mohamed Bourouissa’nın da bir işi var sergide. Yeni akım sanatçının objektifini doğrulttuğu yerlerde toplumun yaşam alanlarının kenarına itilmiş gruplar var. Sergide gösterilen parça, Amerikan kovboy efsanesinde yeri bulunmayan, siyah kovboyları konu alan Urban Riders [Şehirli Kovboylar] serisinden alınmış. Sanatçı baskı düzlemi olarak, metalik kaporta parçaları seçmiş ve heykel medyumuna göz kırpan birleştirmede binicilikte kullanılan deri kayışlardan da yararlanmış. Her açıdan farklı bir perspektif sunan yerleştirme panoramik olarak düzenlenmiş. Metal parçalar ve dizilimdeki oyunlar sebebiyle oluşan robotik görünüm, Imhof’un üzerinde durduğu zaman, hareket ve ritim kavramlarını irdeliyor. Ayrıca Amerikan efsanesinin en önemli iki öğesi olan otomobil ve at kültürü üzerinden Bouharissa’nın sorguladığı, hızla sembolize edilen güç konusunu da önüme getiriyor.

    

            Bu bölümden sonra Anne Imhof beni iç dünyasına davet ediyor. Sanatçı, çizimi ön plana koyan ve resim sanatıyla harmanlayan, kendini seri hareketlerle ve darbelerle ifade eden, adeta materyalleriyle kavga eden, iş üretirken fiziksel enerjisini betimlemelere yansıtmış Oscar Murillo, Joan Mitchell, Eva Hesse, Cy Twombly gibi sanatçıların işlerini paylaşmış. Sanatçının kendi çizimleri de görülmeye değer. Imhof: “Çiziyorum, resmediyorum ve bu şekilde sanatsal projelerimin doğuşu başlıyor,” diyor.      Kanat adını verdiği bu bölümde Imhof, zamandan bahsediyor. Çizimlerle gelen anın aciliyeti ve katmanlı resimlerde hissedilen zamana yayılışı, farklı zaman anlayışlarının bir sentezini oluşturuyor.

           Son bölümde, bir kat daha aşağı bir kat daha karanlığa iniyorum. Bu kat serginin kalbi, ismi Bodrum Katı. Artık Imhof dünyasının en derinlerindeyim. Hiçbir kılavuz olmadan karanlıkta dolanıyorum. Derken gözüme güçlü, modern, çizgi roman esintili, doygun ve parlak renkli Eliza Douglas resimleri çıkıyor. Ardından inemediğim bir derinlikte grafiti duvarlı boş yataklı bir oda görüyorum. Dökük duvarda David Hammons’un Phat Free isimli performans videosu dönüyor. Sanatçı New York sokaklarında metal bir çöp tenekesini tekmeleyerek dolaşıyor. Tenekeden çıkan kimi zaman boğuk kimi zaman tiz sesler bodrum katında yankılanıyor. Performansın ana fikri olan hayatın geçiciliği Imhof’un Natürmort temasıyla örtüşüyor. Sütunlu boş bir alanda yere bırakılmış bronz kask heykeli, sanatçının Imagine (Hayal Et) yerleştirmesinden bir parça. Orijinal yerleştirmede aynı heykelin yanında yine altın rengi, içinde şırınga duran bir tabak var. Bana karanlık dünyasındaki bağımlılıkları ve fetişleri düşündürüyor. Orijinal manifestosunda birbirini tekrar eden günlerin dayanılmaz monotonluğu olarak yorumlayabileceğimiz Unbearable Everydayness (Gündeliğin Dayanılmazlığı) sözünü zikrediyor.

            Anne Imhof’un sergisinden bende kalanlar ritim ve hareket, tekrarlar ve katmanlar yani zaman ve beden üzerine düşünceler. Sergiye ismini veren natürmort kavramı İngilizcede still life olarak geçiyor ve Imhof’un zamana atıf yaparak bize önerdiği eserlere yansıyan hayatın durağan anları da bu sözcüğe anlam kazandırıyor.

            Sergiden çıkarken baharın hafifliğine ve her günkü yumuşak renklerine hazır olduğumu hissediyorum.

   

            

Bir cevap yazın